top-image

Son Yazılar

 

Bir arkadaşım anlatmıştı.
Japon balığı almış.
işten sonra evine gidip balığını seyrediyormuş.
şahaneymiş seyretmesi, böyle dalga dalga gidiyormuş balık.
Ama bir süre sonra balık yan yatmış,
debelenmeye başlamış.
Kavanoza koyup deniz biyoloğu olan
bir arkadaşına götürmüş.
Biyolog incelemiş, demiş ki;
– ıyi haberim var, kötü haberim var,
hangisinden başlayayım?
– Hangisinden istersen
– ıyi haberim balık hasta değil.
Kötü haberim suyun hasta.
– Su hasta olur mu ya?
– Evet olur, iyi oksijen almıyor bu su.
Bundan dolayı bir bakteri girmiş .
Ve bu bakteri balığın sinir sistemini böyle etkilemiş.
– Ne yapmam lazım?
– Balığın suyunu değiştireceksin ,
bir de pompanı değiştireceksin.

Su değişince, pompa sistemi değişince
gerçekten de balık iyileşmiş bir süre sonra.
Balık yine şahane biçimde
dalga dalga gitmeye devam etmiş!

Bizim suyun hastalığı ne peki?

Korku kültürü.

Korku kültürü kavramını biraz açabilir misiniz?

Korku kültürü yaşamda gücü temel olarak kabul eder.
Hayatta en önemli şey güçtür.
Bu nedenle yaşam sürecinin kendisini sıfırlar.
Mutluymuşsun, coşkuluymuşsun, zevk alıyormuşsun
hiçbir önemi yok.
Seni güçlü kılıyor mu kılmıyor mu ona bakacaksın.
Bu da sonuçlarla belli olur.
Mevki edindin mi, para kazanıyor musun,
şöhretli misin, göster bana!
Böylelikle yaşamın bir süreç olarak değeri yok,
güç temel değerdir.
Güçlü olan haklıdır, çünkü o güçlüdür.
Güçlü olanın denetleme hakkı vardır, çünkü o güçlüdür.
Yönlendirir.
Böylelikle tüm ilişkiler ve yaşam
onun üzerine oluşmaya başlar.
O nedenle böyle bir toplumda
insan insana ilişki yoktur,
güçlü güçsüz ilişkisi vardır.
Kadın erkek ilişkisi yoktur,
güçlü güçsüz ilşkisi vardır.
Patron işveren ilişkisi yoktur,
güçlü güçsüz ilişkisi vardır.
Bir toplumda
“Sen benim kim olduğumu biliyor musun?”
diye soruluyorsa o toplumda
güçlü güçsüz ilişkisi vardır!

Korku kültüründe insanların ilk karşılaştıklarında
akıllarından geçen şudur:
şimdi burada kimin borusu ötecek.
O yüzden kolay kolay gülümsemezler,
başka tarafa bakarak el sıkarlar.
Yani diyor ki:
Yersen, burada baba benim.
Böyle durumlarda ben kendimi nasıl tanıtacağım:
Ben, Profesör Doktor Doğan Cüceloğlu.
Mutlaka mevkimi söyleyeceğim.

Yani işte 15 kitap yazdım,
tv programı yapıyorum, filan, filan…

Bir kıdem listesi yapacağım sana
güçlü olduğumu göstermek için.

Çingeneler kavga ettiğinde
“bende bu var, sende ne var ” diye atışırlarmış ya…
Bizdekinin aynı.
Adam kitap yazıyor,
üzerine Prof bilmemkim diye titrini yazdırıyor,
Ne gerek var?

Korku kültüründe eşit ilişki yoktur,
Kim daha güçlü, kim daha üstün ilişkisi var.
Daha evlenirken bu karı koca ilişkisinde kendini belli eder,
ilk gece gözünü korkutuyor,
ilk gece.
Anne baba çocuk ilişkisinde de öyle.

Anne baba ilişkisinde nasıl?

Çocuk bir kere 0 – 7 yaş arasında
müthiş bir mücadele veriyor.

Ne mücadelesi veriyor?

Varolma mücadelesi veriyor.
“Yemiyeceğim” diyor,
“Doydum” diyor.
“Yiyeceksin” diye ağzına tıkıyoruz kaşığı.
“Aç değilim” diyor.
“Hayır açsın” diyoruz.
Düşünebiliyor musun ya?
şu işkenceyi düşünebiliyor musun?

Geçen gün üniversite öğrencilerinden oluşan
70 kişilik bir gruba konuştum.
Bir kız öğrencinin önüne gittim.
“Merhaba” dedim ama görüyorum nasıl korkuyor.
inşallah doğru cevap veririm kaygısı var yüzünde.

“Sabahleyin karşılaşsak ben sana sorsam
‘Uykunu alabildin mi?’ diye.
Uykunu alıp almadığını bilebilir misin?” dedim.
“Bilmem, belki” dedi.
Bu çok acı birşey.
“Peki” dedim “Senin uykunu alıp almadığını
senden daha iyi bilecek kim var?”
Ona da cevap veremedi.
Üniversite öğrencisi bu!

Yandaki arkadaşa döndüm.
“Aç mısın tok musun bilir misin?” dedim.
Cevap veremedi, ııığğğ filan yapıyor.
“Senin aç ya da tok olduğunu
senden daha iyi bilebilecek biri var mı?” dedim.
“Lokantacı “dedi.

Bunlar üniversite öğrencisi!
Bunlar, bu kadar sınavdan sonra
üniversiteye girebilmiş seçilmiş insanlar!
Ama düşünün öyle bir yaşamı boşaltma durumu var ki
çocuk aç mı uykusuz mu bilmiyor.

Ve ben psikolog olarak şunu söylüyorum.
Bir insanın yaşmının temeli 0 – 7 yaş arasında atılıyor.
Bir vatandaşın vatandaşlığının temeli de
0 ile 7 yaş arasında atılıyor.

Neye benziyor bu biliyor musun,
eğer siz bir çocuğa 0 – 7 yaş arasında
Türkçe öğretemezseniz,
ondan sonra da düzgün Türkçe konuşamaz,
ona benziyor.

Eğer çocuklarınıza 0 ile 7 yaş arasında
vatandaş olma bilinci veremezseniz
ondan sonra ikinci dil öğrenirmiş gibi
zorlukla ağır ve aksak öğreneceklerdir.

O zaman o üniversitelinin aç olup olmadığını
bilmemesinin nedeni de annesinin
çocukken aç olmadığı halde zorla yedirmesi mi?
Onun adına kararlar vermesi mi?

Bu ufak bir örnek.
Genel olarak çocuğa verilen mesaj önemli.
“Sen küçüksün bilmezsin büyükler bilir.
Sen kimsin ki…”

Bu genel mesaj yerleşince
” Ben kimim ki, otorite daha iyi bilir”
inancına dönüşüyor.

Korku kültürünün özü bu!

Öyle olunca yaşam
tamamıyla gerçeğin araştırılması değil,
özgürce bir yolculuk değil,
bireylerin, grupların, cemaatlerin
birinden daha güçlü olma mücadelesine dönüyor.

Türkiye’de siyasal anlamda yaşanan da bu değil mi?

Evet!

ışte bu korku kültürünün aksi olan
saygı kültüründe çok temel bir değer vardır.
O da gerçeğe saygıdır.

Üniversite neden vardır?

Gerçeği keşfedip,öğrenip, yaymak için vardır.

Oysa bu korku kültürünün umurunda değil.
Korku kültüründe üniversite makam için vardır,
mevki için vardır,
daha güçlü olmak için vardır.
Araştırma yapmaktan daha çok
nasıl kulis faaliyetleriyle,
ayak oyunlarıyla makam elde edileceği öğrenilir.

Ayakta kalanlar,
mevki, makam sahibi olanlar bunlardır.
Ve bunlar
bir öğrenci çok akıllı ve yetenikliyse korkarlar,
onu asistan almazlar.

Sadece üniversitelerde değil,
Hiçbir yerde çok akıllı adam istemezler, Türkiye’de.
Evet, çünkü tehlikesin.

Ama, ben 25 yıl yurtdışında bulundum.
Orada adamın seni sevmesi veya sevmemesi
üçüncü dördüncü derecede ilgilendiği birşey.
“Sevmem ama harika bir kafası var,
ondan dolayı buraya getirmek zorundayım” diyor.

“Arkadaşım olarak görmem ama hakkını veririm” diyor.

şöyle düşünmek lazım.
Hepimiz bir ekibin parçasıyız.
Ben şu çocuğun ( parkta oynayan çocuğu işaret ederek)
daha mutlu olmasının bir parçasıyım.
Herkes böyle düşünmeli.

O çocuk mutsuzsa emin ol şu veya bu şekilde
o mutsuzluk benim hayatımı etkiler.

Trafiği düşün,
herbir kişinin araba kullanışının kalitesi
diğerinin hayatını etkiler.
Sarhoş ise, yorgun ise, hızlı ise
trafikteki herkes etkilenir.
Toplumda da öyle.
Ben buna biz bilinci diyorum.
Korku kültüründe
biz bilincinin gelişmesi mümkün değil.
Ya ben bilinci denilen arsız saldırgan kültür gelişir,
ya da sen bilinci denilen ezik kişiliksiz kültür gelişir.

Arsızlar ezikleri daha da eziyor yani o zaman?
Zaten sen diyenler “Meee” diyor,
“Çoban yok mu?
Uykum var mı yok mu bana söylesin,
biri benim hakkımı korusun.”
Mesela sınıfa girin öğretmen olarak.
Korku kültürüyle yetişmiş çocuğa güleryüzlü davranın,
“Günaydın çocuklar nasılsınız?” filan deyin.
Üç dört ders sonra size parmak atmaya kalkarlar.
Siz üzülürsünüz
ben bunlara insan muamelesi yapıyorum,
yaptıklarına bak diye.
Size süratle öğretirler
nasıl öğretmen olunması gerektiğini.

Demek ki korku kültüründe
korkutulma ihtiyacının giderilmesi için
korkutan birisinin olması lazım.
El ve eldiven gibi.

Ve bu bir yaşam felsefesi.

Mesela korku kültüründe yetişmiş kadınlar da
korkutan erkek ister.
Onları korkutmayana “Ne biçim erkek” derler.

Türkiye’de yüzde kaç korku kültürü hakim?

şimdi belirli bir azınlık grup var.
insan hakları, çocuk hakları diyen,
insanca bir yaşam isteyen,
birbirlerine “Günaydın” demek isteyen,
trafik kurallarına uyan…

Benim gördüğüm kadarıyla çok az…
Ve bu insanlar çok yalnız.

Eğer Türkiye’de uygar insan gibi
yaşamaya çalışırsanız
süratle kendinizi keriz olarak görürsünüz.
O sınıfa girip de “Günaydın” diyen
öğretmenin durumuna düşersiniz.

Başınıza gelmedik kalmaz yani?
Kendinizi korursunuz ama
o zaman da kendinize yabancılaşırsınız.
Bir mutsuzluk yaşamaya başlarsınız.

Ve altını çizmek lazım.

Kimsenin kabahati yok.
Kimse kötü niyetle yapmıyor bunu.
Bildiği başka bir şey yok.

0 – 7 yaş aralığında bunu öğreniyor.
Bildiğini de gelecek nesle bağırta çağırta aktarıyor.

Bu böyle gidiyor.

Nasıl ki alfabeyi değiştirmek için
seferberlik yaptık,
köy köy gezip anlattık.

Bence bizim ana babalığı öğrenmemiz için de
aynı şey lazım.
Çok ciddi olarak ve bilimsel olarak.
Ve bunu herhangi bir ideolojinin
herhangi bir güç kapma yarışının
parçası haline getirmeden yapmak çok önemli.

Türk politika tarihinde korku kültürü ne kadar hakim?
Hep korkutularak mı yönetilmiş Türkiye?

Korku kültürünün dışında başka bir akım olmamış.
Avrupa’nın yaşadığı aydınlanma,
birey olma hakkı mücadelesi olmamış.
ışte Atatürk devrimleriyle bunu yapmaya çalışmış.

Fakat korku kültüründe yetişmiş insanlar
onu da hemen bir canavar haline getirip
iki kampa ayrılmış,
hangisi güçlü olacak mücadelesi yapıyor.
ıki tarafında anlaştığı temel değerler nedir
konusunda bir araştırma içerisine girmiş değiliz.

Ben şimdi olanların hepsini korku kültürü içinde
bir mücadele savaşı olarak görüyorum,
Bu da bana acı veriyor.

Bir de bu savaşın,
bu en tepedeki güç savaşının bizlerde,
sıradan insanlarda yarattığı korkular var.
Herkes endişeli, kaygı içinde ve mutsuz.

Gerçeğe saygı bir değer olarak
kurumlarda yaşamıyorsa
o zaman benim çok dikkat etmem gereken şeyler var.
Ailem var, işim var, düzenim var.
Yaşamımı devam ettirmek için
benim ya çok güçlü olmam lazım
ya da çok güçlü bir ekibin parçası olmam lazım.

Bütün mücadele böyle dönüyor şimdi Türkiye’de.

Karşı tarafın hakları umurunda değil,
zerre ilgilendirmiyor.

Bir onların gözüyle bakayım diye kimse demiyor.

Çünkü bakarsa gücünü kaybediverir.

O yüzden herkes yüzde 100 haklı olduğunu iddia ediyor.

O yüzden de diyalog imkanı ortadan kalkıyor.

Diyalog imkanının olabilmesi için herkesin
“Arkadaş sen de ben de farklı bakıyoruz ama
müşterek bir gayemiz var” diyebilmesi lazım.
Müşterek kabul ettiğimiz kriterler olması lazım.

Bu kriterler yok.

O yüzden ben sana baktığımda
acaba hangi taraftan diyorum.

Sana da sormuyorum, güvenim yok,
alttan alttan anlamaya çalışıyorum.

Benim gördüğüm kadarıyla hem parti içi
hem partiler arası politika
güç mücadelesinden başka birşey değil.

Kim mevkiye makama gelirse
nemalanma durumu olarak görüyorum bunu.

ıçten içe hepimiz de bu böyle olur diye kabul etmişiz.

O nedenle korku kültürünü
bizim en önemli baş belamız olarak görüyorum.

Henüz daha farkında değiliz
nasıl ki balık suyun farkında değil,
biz de korku kültürünün farkında değiliz.

Bizim de suyumuz mu hasta?

Aynen öyle, akvaryumun suyu aynı olduğu sürece
yeni balıklar koysan bile bir süre sonra onlar da hastalanır.

şimdi biz ne yapıyoruz,
milletvekillerini suçluyoruz.
Sanki onlar gökten zembille indi.

Onlar da bizim balığımız!

Peki suyu iyi etmek için ne yapmak lazım?
Suyun ilacı ne?

Değerler!

ılk değer gerçeğe saygı.
Anne baba olarak çocuğunun gerçeğine saygı duyacaksın.

ıkinci değer, gerçeğe sevgi.
Anne baba olarak çocuğunu seveceksin.

En önemlisi de yaşama saygı.

Çocuğun kendi yaşamında kendisi olarak
var olabilmesine  saygı duyacaksın!

23.03.2008

DOGAN CUCELOGLU

 

 

Vahşet : Canının,malının  değerli olduğu yerde canına kastedilmesi.

Vahşi :Canına kasteden.

Faydalı :Karnını doyuran.Sevdiğin,seni besleyen ,yaşamını idame ettirmeni sağlayan.

Ot insan için  faydalıdır.İnsan ot için vahşi.

Takır takır çiğner sindirirsin otu.

Bir kartalın bir tavşanı çiğnediği gibi.

Dolayısı ise arslan bizi yiyebilmek ihtimali olduğu için korkunçtur.Vahşidir.

Büyük balık,küçük balık için vahşidir.

Martıyı bir de balıklara sorun…

Vahşet ,vahşet olduğunu bildiğimiz halde herhangi bir gereklilik olmadan veya başka çözümler olabileceğini bildiğimiz halde eyleme geçirdiğimiz kötülüklerdir.Örnek vermemiz gerekir ise bugün tilki kürkü  takmak mecburiyetimiz olmadığını biliyoruz.Sadece diger arkadaşlarımıza  gerçek bir kürkümüz var diyebilmemiz için bir güç gösterisi olarak benimsediğimiz tilki kürklerinin doğurduğu sonuç para için yapılan hayvan katliamlarıdır.Hiç bir surette ,hiçbir ihtiyacımız olmadığı halde bu hayvanların yaşadığımız dünyaya yapacakları katkılara yapacağımız katkıları ,üzerine para vererek katliamlarına yapmak..

İşte bu asıl vahşettir.

İlle de kürk giymek istiyor isek de bunun başka yolları olmalı.Doğal yollardan edinilen kürkler olabilir veya  bilim bunun bir çaresini bulabilir kanımca.

İnsanoğlunun diger bir çok hayvandan farklı olarak renkli görebilmek özelliği ihtirası ile birleşince gereksiz katliamlara vesile oldu.Bunu insan veya hayvan veya bitki olarak ayırmıyorum..

İhtiraslı,bencil insan doğanın başına beladır.

Taşa,toprağa,dağa,tepeye,yağmura,çamura,ağaca dil verin.

Bu ihtiraslı ,bencil,kötü insanı bir de onlara sorun…

Bir hayvan dile gelip ” evet haklısınız,biz sizin bizi kesmenizden,bizi kendi zevkü sefalarınıza alet etmenizden çok memnunuz” diyene kadar hepsinin sizin her türlü ihtiyacınıza hizmet edebilmesi için varolduğu yalanı ile kendinizi kandırmaya devam edeceksiniz…

Hoş faydası var mı…

…İnsan bağırıyor…

…Konuşuyor…

…Acıyor…

…diyor..

…Ne fayda…

 

*********

 

 

 

 

Yunus, XIV.yüzyılın başında yaşayan büyük bir ozan,
yetkin bir insandır. Yaşamını Tanrı sevgisine adayan
Yunus’a göre dünyada yaşamanın amacı, asıl gerçek
dünya olan, öbür dünyadaki yaşama hazırlanmaktır.
Bunun için insan yüreğini Tanrı sevgisiyle doldurmalı
ve erdemli bir yaşam sürmelidir.

Yunus’un yaşamı, Tasavvuf Felsefesi’ nin “Bir lokma
Bir Hırka” anlayışının en güzel örneklerinden biridir.
Bu anlayışa göre insan, kendini iyiliğin simgesi olan
Tanrı’ ya adamalı, dünya malına değer vermemelidir.

Bu konudaki şiirlerinin birinde şöyle demektedir:

 

“Ne varlığa övünürüm
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni”

Yunus’a göre daha evreni yaratmadan önce Tanrı’nın
zihninde insan tasarımı vardır. Ve Tanrı’nın zihnindeki
insanın tasarımı, ruhsal niteliktedir. Bu durum insanın
tanrısal bir öze sahip olduğunu göstermektedir. Çünkü
insan bedenlenmeden önce, Tanrı’nın bir parçasıydı.
Bu aşamada ruhsal bir varlık olan insan mutluydu.
Ruhun bedenlenmesi ise, insanın bu dünyada görünür
hale gelmesidir.

Demek ki Tanrı, insanı kendi özünden, ruhsal bir varlık
olarak yarattı. Ancak insanın dünyadaki yaşamı tekrar
Tanrı’ya dönmek amacına yönelik olduğu için, tasa ve
kaygı içinde olmalıdır. Böylesi bir yaşam insanın
olgunlaşmasını sağlayacağı için gereklidir.
Bu tür yaşam sürenler, Tanrı’nın sevgisini kazanırlar.

Esasen Tanrı insanı yaratırken, onun ruhunu, kendini
ve Tanrı’yı bilme ve sevme yeteneğiyle donatmıştır.
İnsanın, Tanrı’nın kabulü ve sevgisini kazanması için,
bütün insanları ayrımsız sevmesi gerekir.
Yunus, “Yaradanı severim, yaradılandan ötürü” derken
insan yönelen sevginin, Tanrı’ya giden bir yol olduğunu
göstermek istemiştir.
Söz, kimi kaynaklarda değişerek “Yaradılanı severim,
yaradandan ötürü” şeklinde geçmektedir. Ancak her
iki koşulda da asla değişmeyen sonuç, Tanrı ve insan
sevgisinin bir bütün olduğudur.

Yunus’a göre insanın Tanrısal özü olan ruhu ile maddi
yönü olan bedeni arasında uzlaşmazlık vardır. Çünkü
insanın Tanrısal özü huzur içindedir ve bedene bağlı
gereksinimlerden uzaktır. Bu tür gereksinimler insanı
sıkıntıya soktuğu için Tanrısal özün dışında tutulur.
Fakat beden maddesel özü gereği dünya nimetlerine
düşkündür. İnsan ruh ile beden arasındaki bu düalitik
yapının çatışan taleplerini akıl ile yönlendirip çözebilir.
Eğer yaşamını, bedensel haz ve tutkulara yöneltecek
olursa, sonuçta Tanrı ile tekrar birleşmenin getireceği
mutluluktan yoksun kalır.

Asıl olarak insan yeryüzünde yalnızlık ve endişe içinde
yaşamaktadır. An be an ölüm hissinin eşlik ettiği hiçlik
ve anlamsızlık kaygılarını ta yüreğinde hisseden insan
buruk ve acılıdır. Acısından kurtulmak için, ikil varlığını
teke indirmek zorundadır. böylece insan dünyasal oluş
düzleminden, felsefî oluş düzlemine geçer.
Felsefi oluş ise bilgelik ve erdemle donatılmış Tanrısal
Sevgi’ye duyulan özlemdir.

Tanrısal Sevgiye duyulan özlem aynı zamanda dünya
yaşamı sınırlarının ötesinde, insanın kendini yeniden
bulmasını tanımlayan aşkınlığın ifadesidir.
Aşkınlık ise, insanın kendi özündeki yabancılaşmadan
kurtularak, tüm benliği ile Tanrı’ya yönelmesidir.

Yunus, insanın kendi varlığındaki Tanrısal Öz’e dönüş
ile başlayan aşkınlık sürecini, tekrar Tanrı’ya dönme
amacına yönelik bir Yaşam Felsefesi/Yaşam ve varlık
boyutlarını ve ötesini bilimsel ve düşünsel etkinlikler
ile gözlemleme, araştırma ve geliştirme süreci olarak
kavramlaştırmaktadır.

Bu süreç içinde insan, bir yandan bedensel tutku ve
arzularını bastırırken, diğer yandan ruhundaki sevgi
ile kendini yeniden inşa etmeli/Vücuda getirmeyi de
dilemelidir.

İnsanın kendini inşa etmesinde başvurabileceği tek
kaynak, Tanrı Sevgisi ile yoğrulmuş olan bilime olan
aşkıdır./Sürekli Tanrı’ya yönelik sevgi ve arayış hali
içerisinde kalınarak ve soruşturarak ve elde edilen
bilgileri deneyimleyerek varılan bilme halidir.

Bilme; kendini, evrenini ve Tanrı’yı anlama amacına/
yeni kazanılan bilgileri eskileri ile bir araya getirerek
sonuç niteliğinde başka bilgi/daha kapsamlı bir bilgi
edinmeye yönelik tüm yaşamsal etkinlikleri tamamla-
makta ve hayatın amacını oluşturmaktadır.

Yunus bu konudaki düşüncelerini temiz Türkçesi, akıcı
anlatımıyla şöyle yansıtmaktadır:

“İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsin
Bu nice okumaktır?”

Kendi deyimi ile bir Hak âşığı olan Yunus’un yaşamı,
tasavvuf öğretisinin en güzel örneklerinden birisidir.
İnsansal varoluşun en üst düzeyine ulaşmış olan bu
halk adamının yaşamı, aynı zamanda bilgeliğin ve
erdemin sembolü olmuştur.

Onun aradığı her şey, insanın kendisindedir.
Bir başka ifade ile:
Yunus, insanın gerçekte sadece insan olma erdemine
ulaşmasını, yaşamın insana vereceği en büyük ödülü
olarak görmektedir.

“Alllah’ı ararsan gönlünde ara
Mekke’de, Kudüs’te, Hac’da değildir”

derken, veya

“Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene sen ver onu
Bana seni gerek seni”

derken de, yaşamın anlamı ve sırrını bulmanın hazzı
ve olgunluğu ile insanları sevgiye çağırmaktadır.

Düşünce Tarihi ve
İnsan Doğası
Prof. Dr. Ayhan Aydın

Erdem:
-İnsanın ruhsal olgunluğu.

-Fazilet;
Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile
olan  yüksek derece.
Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi.
Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece.

-Edep, terbiye, hüner.
-İstencin ahlaksal iyiye yönelmesi.
-İnsanın tinsel ve ruhsal yetkinliği.

-Tahayyüllerini (Zihnin hatıralara dalarak ve geçmişte
elde ettiği bilgileri yeter sayıp ve onlara dayanarak
oluşturduğu imgelemleri) kontrol etmeyi başarabilme
yetisi.


 

Eskiden kuvvetliydi kulaklarım iyi duyardı..

İyi görürdüm..

Şimdilerde kör,sağır,dilsiz…

 

Birşeyler konuşuyor birileri

Bir şeyler yapıyor…

Belki şarkı söylüyor,belki ağlıyor

Belki bağırıyorlar,belki seviyorlar..

Belki aşıklardır..

Ne kadar güzel,ne kadar mükemmel olduklarını söylüyorlardır

birbirlerine…

Bir hareketler,bir sesler,bir sözler.. hissediyorum amma…

Hepsi kendisinden  habersiz…bir garipler…

Kafamı şişirdiler…

Yazacağım,yazıyorum ,yazdım da…anlattım..söyledim de..

hepsi doğuştan sağırdılar,dilsizdiler,kördüler…Boşveriyorum yani…

Füze kalkanı var bi de işte falan filan…

Komiksiniz komik.. benden daha komik yani..o derece..

Ben de iyi gülerim ama..Kör,sağır dilsiz oldum…

beraberinde   kahkahalarım yükseldi…

 

 

 

 

TEMA VAKFINDAN DUYURULMUŞTUR…
Yeryüzünün aldığı yağmur oranı 10 yıllık aralıklarda artar.
Bu sene (2012) dünyanın periyodik olarak en çok yağmur alan yıllarından biri olacak, bu nedenle yediğiniz kayısı, şeftali, kiraz, vişne, karpuz, kavun, erik vb. meyvelerin çekirdeklerini lütfen çöpe atmayın, hele çöp poşetlerine ASLA hapsetmeyin.’GDO’lu olmayan, doğal tohumlarınızı poşete atmayın… Toprağa atın’
Mümkünse herhangi bir yerde toprağın 10 cm …altına gömün.
Üzerine de bir bardak su dökün.
Gömme imkânınız yoksa bir poşette bu çekirdekleri biriktirip yanınıza alın ( ya da arabanıza koyun) arsa, tarla, toprak yol kenarı, yamaç gibi toprağı gördüğünüz alanlara bu çekirdeklerinizi savurun, korkmayın bu çevre kirliliği değildir aksine çevre için yeni hayattır.
Doğa hemen o yeni çekirdekleri kucaklar ve besler…
Yapacağınız en kötü hareket çekirdekleri poşetlere hapsetmektir!
Bunu yapmayın ve yaptırmayın.
Yapılan çalışmalarda doğaya başıboş atılan ya da dikilen bu çekirdeklerin en az yarısının yeşerip ağaç veya bitki olduğu kanıtlanmış.
En büyük israflardan birisi meyve çekirdeklerinin çöpe atılması, ülkemiz adına küçümsenemeyecek büyük bir servet…
Daha yeşil bir ülke için, daha temiz hava için, toprak kaymasını önlemek ve yeni nesillerimize yeşil bir dünya bırakmak için hep birlikte elimizden geldiğince meyve çekirdeği gömelim, savuralım, fırlatalım…
Bu uygulama TEMA tarafından başlatıldı ve bilinçli toplum olarak bizlerin desteklerini bekliyor, Doğaya yardım etmek, gelecekte etrafımızı saracak beton ve gökdelenlerden alamayacağımız oksijeni karşılamak için bile bu çekirdeklerden çıkacak ağaçlara ihtiyacımız olacaktır.
Poşete koymadığınız her çekirdek için şimdiden teşekkürler…

 

 

 

Aileden birisi gibi oluyorlar…Birde konuşurdu…

Ölümü çok dokundu….

Öyle gözümüzün önünde eridi ki çaresizce bakınmaktan başka birşey yapamadık…

O çaresizlik bizi çok üzdü..

Ölmeden önce artık bitkiseldi yaşamı ama nefes alıyordu..

hiç bir tepkisi yoktu…

Öldüğü gün yanına eğilip kızım dedim kimse beklemiyordu son kalan sesini bana çıkarttı.Anladım duyduğunu  konuştum..

İşte bunun yüzünden etkisinden kurtulamadım..

Felç gibi birşey oldu hep uyumaya başladı ama uyandımı kendini attrıyor düşüyordu..

Kucağımızda oldumu uyuyordu..

Bunun için kaç gece kucağımızda sabahladık uykusuz…

O rahat etsin diye..:))

O kadar dokundu ki aklıma getirmemeye çalışıyor,resimlerinden uzak duruyordum…..

Gördümü hemen ciklerdi.Sabahları ,odaya girdiğimde ,içerden seslendiğimde..

ben konuştum mu cevap verirdi..

Sabah kalktığımda onu tepede görmeye alışmıştık…

Küçük oğlum bu kadar üzülmeme dayanamadı…

Bugün bana yeni bir kuş aldı…:))

Şükufe’ye benziyor..:))

Umarım o da beni Şükufe kadar sever….

 

Düşünün ve konuşun…….

 

”Hiçbir techir ,hiçbir tecrit aşk çocuklarına yapılan kırım ile kıyaslanamaz..Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük soykırımı aşk çocuklarına yapılmıştır ve gözümüzün içine baka baka yapılmaya da devam edilmektedir…..”

 

”…Fikri kılıç olan güçlü ise er meydanında ,

Kılıcı fikir olan güçlü ise her meydanda kazanır…”

 

Bir eşi olmalı insanın…
Rüzgar onun kokusunu getirmeli,
Yağmur O’nun sesini.
Akşam onu görecek diye,pırpır etmeli yüreği,
… ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan eve dönerken,
Cennetten köşe almışcasına
Sevdiği, sakındığı, bakmaya kıyamadığı…
Her bir hücresinden aşkın fışkırdığı,
Çölde okyanusu yaşadığı bir eşi olmalı insanın..!
Ben seni ölene dek seveceğim boş laf..!!
Ben seni sevdikçe Ölmeyeceğim…

Can Yücel

 

********************************************************************

 

Bir eşi olmalı insanın

Rüzgar onun kokusunu getirmeli,

Yağmur onun sesini

Akşam o gelecek diye pır pır etmeli yüreği

…Ayakları birbirine dolaşmalı eve dönecek diye…

Korkudan değil…Sevinçten dolaşmalı…

Sevdiği sakındığı….Hep özlediği,gitmesini istemediği…

Her bir hücresinden aşkın fışkırdığı,

Birlikte iken hayatını hücrede gibi hissetmediği …

Çölde okyanusu hissettiği bir eşi olmalı insanın…

Sonunda ölümüme sebep olacaksın  boş laf değil….

Ama…

Ben seni sevdikçe ölmeyeceğim boş laf………

 

——

…….Öyle Can Baba…….

Siz de adam olacaksınız…………kurban değil insan yetiştireceksiniz………….

 

Mutluluğu hayallerden,masallardan,şiirlerden  kurtarıp ait oldukları yere insanın ta kendisine iade edeceksiniz……..

Page 1 of 30:1 2 3 4 »Last »
bottom-img